Sagopa Kajmer ( Yunus Özyavuz ) Röportajı

Yunus Özyavuz, nam-ı diğer Sagopa Kajmer, Türk rap müziğinin önemli ve farklı isimlerinden birisi. Onu kendi ifadesiyle diğerlerinden ayıran ve farklı kılan şey ise sözleri ve müziğinin kendine has oluşu.

Şarkı sözlerinde bolca Osmanlıca ve Farsça kelimeler kullanan Kajmer, “Yeraltı Operasyonu, Sözlerim Silahım, İhtiyar Heyeti, Sagopa Kajmer, 10 Kurşun, Bir Pesimistin Gözyaşları, G.O.R.A Soundtrack, Romantizma, Kafile, İkimizi Anlatan Bir Şey ve Kötü İnsanları Tanıma Senesi” isimli albümleriyle hatırı sayılır bir genç dinleyici kitlesini müziğine çekti. İçerisinde küfür barındıran eski sözleriyle arasını bozduğunu söyleyen Kajmer, ilginç bir itirafta da bulunuyor: “Şarkılarımın küfür içerdiği vakitlerde ailem beni hiç dinlemezdi.” Sagopa Kajmer, müzikte laf kalabalığını sevmediğini, önemli olanın özü yakalayıp az ve öz konuşmak olduğunu belirtiyor. Sözlerinin dinleyicilerinin aklında kalma sebebini sahip olduğu maneviyatla özdeşleştiren Sagopa Kajmer, “Ben dünya zevkleriyle ilgilenmiyorum. Son iki senem alim zatların hayatlarını araştırmakla geçti. Hâlâ benim için en mühim şey, o mübarek zatların dopdolu hayatlarından bir zerre olsun istifade edebilmek.” diyor. Sanatçı, bu kez sevdiği rap’çileri değil etkilendiği alimlerin isimlerini sıralıyor: Abdülkadir Geylâni, Ahmed el Bedevî, Hasan-ı Basri, Ahmed er-Rufai, Bişr-i Hafi, Buhari, Müslim… Eskiden rap’in önemli isimleriyle hemhal olan Sagopa Kajmer, “Ben rap’in krallarından geçtim, gönül sultanlarına bağlandım artık. O kadar muhteşemler ki!” diyor. Kur’an-ı Kerim okumanın kendisini çok rahatlattığını kaydeden rap’çi Kajmer, Allah’la olan irtibatını ise şöyle açıklıyor: “Ben ilk önce Rabb’in benden istediklerini uygulamaya koyup daha sonra O’ndan aldığım güç ile dua ediyorum. İrtibat, çokça zikretmektir. Kelimelerden geçtik biz, manaya indik.”

Küçükken de böyle çok konuşan biri miydiniz?

Ssessiz bir çocuktum, müzik dinler ve mutlu olurdum. Çok fazla içime kapanıktım. Anca biraz açıldım diyebilirim.

Anne-babanız ne diyordu sizin bu küfürlü şarkılarınıza? Ailenizin büyüklerine karşı bir isyan duygusu oldu mu içinizde?

Bana ailem karışmaz. Ne yaparsam onlar için iyidir. Önceki şarkılarımdaki küfürleri de önemsemiyorum, sonuçta herkes küfreder. Ben eski şarkılarımla aramı çoktan bozdum. Ayrıca isyankar değilim ve isyan müziği de yapmıyorum. İlk önce yaptığım müziğin isyan müziği olmadığını anlamanızı isterim. Eskilerde takılmamak gerek. Aile büyüklerime boynum kıldan incedir. Aile en önemli sahipliktir. Şarkılarımın küfür içerdiği vakitlerde ailem beni hiç dinlemezdi, hatta pop müzik yap derlerdi. Ne zaman ki ‘Bir Pesimistin Gözyaşları’ albümünü yaptım; hem insanların hem de ailemin müziğime bakış açıları değişti. Böylesi beni de mutlu etti. Ünlü olmamak için ses tonumu değişik kullanırdım. Zamanından kalan içime kapanıklığın dışavurumuydu bu.

Kelimelerin gücü adına çıktığınız bu yolda sizi ne susturabilir?

Eğer iyi sözler yazamasaydım benimle röportaj yapar mıydınız? Sanırım hayır. Kelimelerin gücü, cümlelerin gücü; bu ikisine müziğin sağlamlığı eklendiğinde bütünlük sağlanıyor. Eğer sadece iyi müzik olsaydı da sözler kötü olsaydı olmazdı. Ben bir bütünüm, bütünlüğüm olduğu için Sagopa Kajmer’im. Hissettiklerimi açığa vururken dikkatli olmalıyım. Bu benim disiplinim, prensibim. Beni susturabilmek için yaratılmış herhangi bir güç yok. Çünkü ben gücümü dinleyicimden, insanlardan alıyorum. Susturulması ancak kendine bağlı olan bir imkansızım.

İllâ ki ağız dolusu konuşmak mı gerekiyor? Sustuğunuz anlarda ne yapıyorsunuz?

Nasıl planlama yaptığınıza bağlı. Ben de herkes gibi insanım, susarım da konuşurum da. Önemli olan doğru zamanda konuşup doğru zamanda susmak. Dışarıdan nasıl göründüğümü bilemiyorum ama kendimi nasıl gördüğümü çok iyi biliyorum. Sustuğum zamanlarda murakabe yapar düşünürüm. Laf kalabalığını sevmem. Müzikte de laf kalabalığını sevmiyorum. Özü yakalamak, az ve öz konuşmak lazım.

Kaf Kef, Evliya-i Rap, Küheylan, Yaşlı Çocuk, Karizmatik Emmi, Melodrama, Sagopa Kajmer… Gerçek isminiz de Yunus. Niye bu kadar çok mahlas kullanıyorsunuz?

O an ne hissediyorsam o. Şarkılara göre de değişir, hislere göre de. Kendimle barışık yaşarım, mahlasları hissi olarak düşünmek gerek. Öyle gelişi güzel bir şey değil. Her bir mahlasım benim ayrı bir anlatımımdır.

Sözlerinizin akıllarda kalıcı olmasının nedeni ne? Dünya zevklerine fazla itibar etmemeniz mi, sözlerinizin felsefeyle yoğrulması mı?

Maneviyatım. Ben dünya zevkleriyle ilgilenmiyorum. Neysem oyum. Olduğum gibi görünürüm, düşündüklerimi şarkılarıma aktarırken kelime dünyası içinden en öz olanları yan yana koyarım. Anlaşılırlık sayesinde kalıcılığı yakaladım.

Amerikan kültüründen doğan rap müziğinin argümanlarını kullanarak, Amerikalı takılmamaktan, kendi değerlerimize sahip çıkmaktan bahsediyorsunuz? Bu çelişki değil mi?

O zaman şöyle söyleyeyim, hiçbirimiz e-mail ya da internet kullanmayalım, kola da içmeyelim, Amerikan markaları da giymeyelim. Allah vesileler yaratmış, vesileyi değerlendirmek esastır. Her ne kadar Amerika sokaklarından çıkmış olsa da rap bir araçtır. Amaçsa içinde gizlediğindir. Sen bir kısmını alır ve kendi özüne uyarlarsın. Rock müzik yapanlar da böyledir, pop da. Türkiye’de sahip çıkmamız gereken ne var? Kültür diyoruz, gelenek görenek diyoruz, ama izlediğimiz kliplerde çıplak hatunlar, gırla içki, kötü sesler ve bize uymayan görüntüler var. Bırak Amerikancılığı, zaten yırtınsan onlar gibi olamazsın ya da yarattığın sahtelikle onların gerçekliğini yakalayamazsın. Bizde hep dış ülkelere özenti var. Artık Türkçe o kadar değiştirildi ki, esas bunlarla ilgilenmek gerek. Sago bunu söyler.

Ortaya koyduğunuz Türk rap’inin hem Türkiye’deki rapçilerden hem de dünyadaki rapçilerden farklı yanları nedir?

Benim hem sözlerim hem de müziğim kendime has. Cevap olarak bu gerçeklik yeter. Malum Türkçe rap dendiğinde “Iııghhh çok itici buluyorum” diyenler o kadar çok ki! Benden sonra insanların rap’e bakış açıları değişti. Ailelere kadar ulaştım. Kitlelerin bana olan sevgisi diğerlerine olanlardan çok daha farklı. Beni ağabeyleri, öğretmenleri olarak görüyorlar. İşte fark bu. Ben bir yıldız değilim, bir ihtiyacım belki de, kim bilir.

Rap ortamının algı ve idrak seviyesi düşük mü?

Hayır, hayli yüksek. Dinleyenlerim çok zeki. Zeki olmasalar beni dinlemezlerdi. Çünkü ben de zekiyim. İdrake geç varanlar ise sonradan her şeyin farkına varıyorlar. Sonuçta anlamadan idrak olmaz. Konserlerde bağıra bağıra, ağlaya ağlaya şarkılarıma iştirak ediliyorsa o insanların idrak seviyelerinin düşük olduğu nasıl söylenebilir? Onlar canım benim.

Türkiye’deki rap sanatçılarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye gibi muhafazakar değerlere sahip bir ülkede rap gelişir mi?

İnsan kendini geliştirir, müzik gelişmez. Sen geliştikçe aracın olan müziği de değiştirirsin. Ne bileyim sözler değişir, anlattıklarının derinliği değişir. Muhafazakar bir ülkedeyiz diyorsunuz ama o eskidendi. Artık her şey o kadar serbest ki… Dünyayı gezdim, bizim kadar rahat ülke yok. Türk rap’inde neler oluyor bilmiyorum. Belki de umrumda değil. Herkesin bir şekilde amacına ulaşmasını ve bizim önderliğini yaptığımız bu türü geliştirmesini de canı gönülden istiyorum.

17 yaşında ‘Tepki’ isimli bir rapçi “Kulağın boynuzdan korktuğu bir rap anlayışı var Türkiye’de. Büyükler bizi aşağıya itmeye çalışıyor” diye feryat ediyordu? Doğru mu bu?

Abartılı bir yaklaşım. İyi rapçi vardı da Türk rap dinleyicisi mi kabullenmedi? İyi olan her zaman iyidir ve iyi olan mutlaka sonuca varır. Ben 10 senede vardım. Ama vardım. Şahsi olarak derim ki; boynuzlar kimi zaman kulak altında kalırlar, kimi zaman onun üstüne çıkarlar. Boynuzuna göre değişir. Demek ki o boynuzlar kulağa ulaşamamışlar. Ulaşsalardı kendi özgürlüklerini tadarlar ve işin hazzına varırlardı. Bu denizin tüm suyunu bizler içeceğiz diye bir kaide yok.

İçerisinde gazel ve kaside olacak bir kitap yazmaya başlamıştınız? Ne aşamada?

Boş vaktim oldukça yazıyorum. Çok bir şey yok. Kaside, gazel vs. yazabilirsem ne mutlu bana.

Sizin sevdiğiniz rapçilerin isimlerini (Chuck D, Ice T, L.L, Krs, Cube, Kool Keith, Rakim gibi…) biliyoruz ama sizi kendine çeken evliya ya da derviş insanlar kimler?

Son iki senem alim zatların hayatlarını araştırmak ve onlardan feyzler almakla geçti. Hâlâ benim için en mühim şey, o mübarek zatların dopdolu hayatlarından bir zerre olsun istifade edebilmek. Beni derinden etkileyenleri büyük bir zevkle yazayım: Abdülkadir Geylâni (ks) en başta olmak üzere; Ahmed el Bedevî (ks), Hasan-ı Basri (ks), Ahmed er-Rufai (ks), Bişr-i Hafi (ks), Mahmud Hüdâi (ks), Şah-ı Nakşibendi, Feridüddin Attar (ks), Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (ks), Buhari, Müslim, Hakim Tirmizi, İbrahim Hakkı Erzurumi (ks), Muhyiddin-i Arabi (ks). O kadar çoklar ki her biri ile ilgili değişik hayranlıklarım var. O saydığınız rapçileri eskiden dinlerdim. Ben rap’in krallarından geçtim, gönül sultanlarına bağlandım artık. O kadar muhteşemler ki! Okudum bildim deme, çok taat kıldım deme. İlk emir okumak, ama roman okumak değil.

Söz, bu topraklarda değerli bir enstrümandır. Rap sözün gücünü azaltmıyor mu?

Vezin problemi olmasaydı kısıtlama olmazdı. Fakat malum ritimsel bir bütünlük için lirikal açıdan düzenleme şart. Bu işi de herkes yapamaz, ustanın işidir. O nedenle ben ben oldum. Her ne kadar kısıtlı bir söz dizimi olsa da içi umman oldukça problem yok.

Sözün en etkili ve tasarruflu sarf edildiği kitap Kur’an’dır. Kur’an okuyor musunuz?

Katılıyorum. Elbette okuyorum, okumadan olur mu? O kadar rahatlatıyor ki!..

Allah’la dua ederek konuşurken kullandığınız kelimeler nasıldır peki?

Rabb’imiz bizlere sünnet izinden gitmeyi buyuruyor. Onunla iletişim için ilkin sünnete bağlanmak ve bu vesileyle doğruca ilerlemek gerek. Malum herkes canı sıkıldıkça Rab ile konuşabilir, içini rahatlatabilir. Lakin ben ilk önce Rabb’in benden istediklerini uygulamaya koyup daha sonra ondan aldığım güç ile dua ediyorum. Bir şey yapmadan bir şey beklemek ya da kuru kuruya dua etmek bana ters. İrtibat, çokça zikretmektir. Ben buna çok önem veririm. Bir süre sonra otomatik olarak iletişiminiz güçlenir. Kelimelerden geçtik biz, manaya indik.

Hem dindar hem pesimist olabilir mi insan?

Çelişki arayan için hayat çelişkilerle dolu. Mühim olan takdir etmek. Pesimist olmak, mecazi manada suskunluktur.

Sizin ilk dönemler protest, daha küfürlü bir tarzınız vardı? Zamanla daha derin, manalı, aşk ve acı üzerine yoğunlaşan bir tarza kaydınız? Ne değişti, ne değiştirdi kelimelerinizi? Rap’çı Yunus, Hak’çı derviş Yunus olma azminde mi?

Her zaman aynıydım, siz beni geç yakalamışsınız. Her şey aynı. Yunus, Yunus’tur. Bizim Yunus. Ama sizin, ‘bizim Yunus’ demeniz için beni daha iyi idrak etmeniz gerek.

Osmanlıca ve Farsça kelimelerini sık kullandığınız şarkılarınızı günümüzün gençleri anlayabilir mi? Son albümünüz Kötü İnsanları Tanıma Senesi daha sade ve yabancı kelimelerin azaltıldığı bir çalışma olmuş. Bu yöndeki şikayetlerin bir sonucu mu bu?

Hayır, daha fazla kişiye ulaşmak için daha anlaşılır olmak gerek. Tercih edilen yol bu. Kimsenin bir şikayeti yok. Hatta ben komple yabancı kelime kullansam da onlar ezberler ve hissederler. Herkese her türlü yazabildiğimi gösterdim en azından. Önceden benim için “sözlük ve kitap açıp yazıyor” denilirdi. Bu gibi cahilleri bilgimle ezdim. Ben sokak şairiyim diyorum. Bu şu demek; sokak kültürü ile iç içe yaşadım ve sokaktaki insanın diliyle nasıl müzik yapılır onu yaptım. Biraz kaba, biraz sert ama genelde etkili bir yapım var. Tamamıyla kendi tasarımım.

Gençleri alkolden, uyuşturucudan uzak durmaya çağırıyorsunuz. Oysa birçok insanın kafasında rap’in bu tür ortamlarda filizlendiğine dair bir yargı yok mudur?

Her duyulana ya da her insanın dediğine inanmamalı. Kötü de var, iyi de. Sage Francis adlı rap sanatçısını örnek verelim. Bu MC belki de en önemli rap yıldızlarından biri ve Amerika’da benim lirikalitemde olan, hissiyatı bana benzeyen bir sanatçı. Ne alkol içer ne de uyuşturucu kullanır. Ben bunlarla ilgileniyorum. Ve her fırsatta rapi yozlaştıran ve serseriliği ön plana çıkaran büyük Amerikalı rapçileri de yeriyorum. Bu Eminem olsa da dr dre ya da 50 Cent olsa da. Umrumda değiller! Onların sözlerinin toplamını karşınıza alın, gülersiniz. Kısacası Sago der ki; ağzı olan konuşuyor. Rap müziğinin kitabını yazacak derece bilgi sahibi biriyim. O nedenle işi kısaca özetleyelim: Rap demek iyi söz ve iyi yorumun kaliteli bir müzikle birleşmesidir. Bunu yaparken ne içtiğin ya da ne kullandığından ziyade çıkan şarkının kalitesi seni alakadar etmeli. Gençleri hiçbir şeyden uzak tutma gayretim yok. O gayreti onlar göstermeliler, ben de vesile olmalıyım. İşin özü Sago’nun sözüdür.

Kolera ( Esen Güler Özyavuz ) Röportajı

Esen Güler Özyavuz, nam-ı diğer rap müziğindeki tanınan ismiyle Kolera ikinci solo albümü İnziva’yı çıkardı. “Sözlerin kuvveti, müziğin gücü ve Kolera’nın inzivası” şeklinde özetlenebilecek albüm, Türkçe rap albüm satış listelerinin tozunu attırıyor.

15 yaşında iken Sagopa Kajmer ile tanışarak rap müziğine başlayan Kolera, daha sonra Yunus Özyavuz (Sagopa Kajmer) ile evlenerek rap müziği konusunda önemli mesafeler katetti. İnsanlardan uzak, münzevi bir hayat yaşayan Kolera, yaşadıklarından ve kamil insanların anlattıklarından beslendiğini belirtiyor. Evliyaların kıssalarından oluşan bir kitap hazırladığını ve bu kitabın gelirini bağışlayacağını söyleyen sanatçı, “Evliyaların hepsi bize yol gösterici, hepsi dost! Geylani, Aziz Mahmud Hüdâi, Hz. Mevlânâ, Hz. Rabia, Ahmet Bedevi, Harrani Hz., Bişr-i Hafi, Bayezid-i Bestami, Hasan-ı Basrî, Mehmet Emin Tokadi… Hızır (as)’ın dostu Beşiktaşlı Yahya Hazretleri aklıma gelince hemen gözlerim dolar.” diyor. Beş vakit namaz kıldığını söyleyen Kolera, Rab karşısında sanatçılığın hükmünün olmadığını kaydederek aradığı mürşidi bulamadığını, Şems ile Hz. Mevlânâ’nın yaşadığı gibi bir mürşid-derviş ilişkisi yaşamak istediğini ifade ediyor. “Mürşidimin dizinde uyumak, ona her aklıma takılanı sorabilmek istiyorum. Bayan olduğum için işimin zor olduğunu düşünüyorum, yine de hepimizin mürşidi Allah (cc)’tır.” diyen rap’çi, hayranlarının internet başında vakit geçirmesine ise üzüldüğünü kaydediyor. “Hayranlarımın internet başında vakit geçirmesini doğru bulmuyorum. Gençlerin msn illetinden kurtulmasını dilerim.” diyen Kolera, genç hayranlarının Necip Fazıl’ın ‘Reşahat’ tefsirini okumasını istiyor. Melankolia sanatçılarının albüm çalışmalarının devam edeceğini söyleyen Kolera, Melankoliawear adıyla hazırladıkları tekstil ürünlerini yakında piyasaya sunacakları ve Sago’nun Pesimist Ep serisinin 5.sini hediye edeceklerini kaydediyor.

On beş gibi çok küçük sayılabilecek bir yaşta hem Sagopa Kajmer hem de rap ile tanıştınız. Bu tanışıklık olmasa hâlâ break dans yapan birisi mi olurdunuz? Gençlik hayallerinizde kendinize hangi rolleri biçiyordunuz?

Her halükarda dansa devam etmezdim. Çünkü bu bir hobi gibi idi. Tıpkı skate parkta paten kaydığım ortaokul zamanları gibi… Turizm ve otel işletmeciliği mezunuyum. Her zaman turizmci olmak istedim. Ortaokul bitince meslek liseleri sınavını kazanıp liseyi de turizm üzerine okudum. Mezun olunca üniversiteyi de… Hayallerime başrolü hep turizmle biçtim, içine girince de nefret ettim… Mecbur kalmadıkça yapmayacağım bir meslek.

Sagopa ile evlenmeye karar vermenizde ne etkili oldu? Onun hayata bakışı mı, yaptığı müzik tarzı mı?

Birbirimizi 10 yıldır tanıyoruz. Çok iyi arkadaşız, ben onun, o da benim iyi niyetimi bilir, birbirimizi hep çok seven iki kişiydik. Onu sevmeme neden olan şey müziği ya da hayata bakış açısı değil, tertemiz kalpli Yunus oluşu…

Müzik dışında neye vakit ayırıyorsunuz, sözlerinizi besleyen dinamikler neler?

Müzik ve çalışmalardan arta kalan zamanda bazen kitap okuruz, bazen film izleriz, bazen mutfakta oyalanırız, bazen öylece oturur sohbetleşiriz. Sözlerimizi besleyen yaşadıklarımız ve kamil insanların anlattıkları…

Kendinizi çok sakladığınızdan şikayetçi dinleyiciler. Niye uzakta duruyorsunuz?

Kendimizi saklama amacımız yok. Sadece çok fazla ortada görünüp can sıkmak istemiyoruz.

Sagopa Kajmer’in en çok hangi parçasını seviyorsunuz? O sizin hangi parçanızı beğeniyor? Bunlar dışında çok sevip de dinleyici ile paylaşmadığınız şarkılar var mı?

Aralarında ayırım yapmak mümkün değil her parçası olabilecek son noktada. O ise İnziva albümünü tamamıyla çok beğeniyor. Zor İş adlı şarkı sanıyorum favorisi.. Benim albüme koymaktan vazgeçtiğim bir şarkı var, hayli sertti. O nedenle sözlerini değiştirip sonradan paylaşacağım inşallah. Sagopa’nın da benim için yaptığı bir parça vardı. Paylaşmadık ama tek verse yapıp bıraktı. ‘Onun yerine başka bir parça yapacağım’ dedi ve ‘Baytar’ı yaptı.

Kendiniz için neden bir hastalık olan Kolera ismini seçtiniz?

Bu ismi rap yapmadan önce kullanmaya başlamıştım. Küçük yaşlarda grafiti yapmayı da deniyordum. Hep bu ismi yazıyordum, sonra da değiştirmedim. Kolera adı her şekilde hâlâ hoşuma gidiyor, çünkü bu ismi küçükken koydum, küçüklüğümden beri de kullanıyorum Kolera gelmişi ve geçmişiyle Esen demek.

Feridüddin Attar ve Hz. Mevlânâ’ya da selam verdiğiniz son albümünüzün ismi İnziva. Bu albümde sıkça manevi sözler geçiyor. Albüm öncesi yaşadığınız süreç bir tür inziva mı? Hiç inzivaya çekildiniz mi?

Daha önce hiç inzivaya çekilmedim ama hayatımı insanlardan uzak yaşadığım söylenebilir…

Rap yapan bir sanatçı olarak Rabb’le irtibatınız nasıldır? Onunla konuşurken hangi kelimeleri seçersiniz kendinize?

Rabb karşısında sanatçılık yoktur. O’nun bir kulu olarak herkes gibi irtibat kurarım. O’nunla konuşurken en çok ‘Ya Rabbel alemîn’ derim. Böyle hitap edilmesini sevdiğini de okumuştum. Türkçesiyle ‘Ey alemlerin Rabbi ve canım Allah’ım’ da sık derim.

Beş vakit ibadet ettiğinizi söylüyorsunuz. Sizi seven gençlere bu anlamda önereceğiniz bir şey midir namaz?

Allah’ın (cc) emri yanında benim önerimin ne hükmü ya da ne önemi var ki? Namaz kesinliktir.. Farzdır…

İnternete sürekli takılan büyük bir hayran kitleniz var. Vakitlerinin çoğunu orada geçiriyorlar? Bunu doğru buluyor musunuz?

Bulmuyorum ve genç yaşlı herkesin msn illetinden kurtulmasını dilerim… Belki iş veya sevdiklerle görüşmek konuşmak için yararlı bir icat olabilir ama aynı zamanda gençlerin hem vaktini hem de dilini çalan bir numaralı icat. İyice dejenereleşen Türkçe ve dejenereleşen arkadaşlıklar, seviyesiz sohbetler, su gibi akan zaman, boşa geçen anlar…

Evliyalarla ilgili bir kitap yazdığınızı söylüyordunuz? Ne zaman bitecek? Evliyalardan sizi en çok etkileyen hangisidir?

Evliyaların kıssalarından oluşan bir kitap hazırlıyorum; hem çok manevi hem çok eğlenceli hem de çok bilgilendirici bir kitap olacak inşallah. Nasip olursa gelirini de bağışlayacağım… O kadar güzel şeyler okuyorum ki, onları yalnız kendime saklamak istemiyorum. İnsanlar zamanın bereketsizliği belki de üşengeçlikleri nedeniyle pek araştırmacı değiller. Herkes adına araştırırım yeter ki okumaya gönül olsun… Evliyalarımızın hangi birini hangisinden ayırmak mümkün? Hepsi bize yol gösterici, bize dost! Geylani, Aziz Mahmud Hüdâi, Hz. Mevlâna, Hz. Rabia, Ahmet Bedevi, Harrani Hz., Bişr-i Hafi, Bayezid-i Bestami, Hasan-ı Basrî, Mehmet Emin Tokadi… Kesinlikle saymak mümkün değil. Hızır aleyhisselamın dostu Beşiktaşlı Yahya Hazretleri aklıma gelince hemen gözlerim dolar. Onu da bir ayrı severim…

Son albümünüzde ‘Bir mürşidi kâmil arıyor gözlerim bitkin’ diyorsunuz. Aradığınız mürşidi buldunuz mu?

Hayır bulamadım. Ben Şems ile Hz. Mevlânâ’nın yaşadığı gibi bir mürşid-derviş ilişkisi yaşamak isterdim. Mürşidimin dizinde uyumak, O’na her aklıma takılanı sorabilmek… Bayan olduğum için işimin zor olduğunu düşünüyorum. Ama hepimizin mürşidi Allah (cc)’tır. Hadisler ve evliyalarımız da yazdıklarıyla söyledikleriyle her an yolu göstermede.

Çok neşeli bir kişiliksiniz, ancak sözlerinizde melankoli var. Sözlerinizi yaralayan ne?

Dünyayı sevmiyorum, bu nedenle her zaman melankoli parçalarım da olacaktır…

İnsan kendi şarkısına ağlar mı? Sizi bu albümde ağlatan bir parça oldu mu?

Evet insan kendi parçasında ağlayabilir, çünkü onu kendi duygularıyla yazdı, kendi duygularıyla söyledi, neden ağlamasın? Bir arkadaşım vefat etmişti ona bir parça yapmıştım. Dinlersem ağlıyordum, çünkü bana onu hatırlatıyordu. İnziva albümünde de ‘bir dilek hakkı’nın nakaratında ağladım. Oradaki maneviyat beni içlendiriyor..

Sizi hayatta ne ağlatıyor?

En kolay yapabildiğim iş ağlamak. Beni her şey ağlatabilir; kedimin şirinliğine, bir çiçeğin güzelliğine bile ağlayabilirim.

Bar ortamlarında şarkı söylememeyi tercih ediyorsunuz. Kurbağalı derede balık tutmama tavrınızın nedeni nedir?

Kurbağalı deredeki balıkların ızgarası güzel olmuyor, yoksa biz de ızgara oluruz.

Sürprizleri seviyorsunuz. Dinleyicilerinize buradan bir sürpriz yapabilir miyiz? Hangi parçaya klip çekeceksiniz?

Hiç söylemedim sürpriz olsun diye, o yüzden koruyayım sözümü..

Necip Fazıl’ın eserlerini okuyor musunuz? ‘O ve Ben’ kitabını okudunuz mu?

O ve Ben’i okumadım maalesef. Reşahat tefsiri gayet sade ve akıcı, herkese öneriyoruz. Reis Bey de çok etkileyici, filmi bile var. Keşke böyle filmler çekilse.

İnziva albümünde ‘Bir zindan mıdır yoksa bir rıza mıdır düşün’, ‘Benim adım Kolera, 1375 yıllık hasta’, Haftada bir Cuma yetmez ki bana, seni her an her an hissedem’ ‘Bulunur Ebu Cehil her bir Ahmet’e’ şeklinde sözler var. Bunların manalarını kısaca açıklar mısınız?

Dünya mümine zindandır denir, cennetse benim için Allah’ın rızasını kazanmaktır. Parçada bu dünyayı mı istiyorsun yoksa ahireti mi diye soruyorum. İnziva şarkısının sözlerini 2007 sonunda yazmıştım: Hesap ederseniz 1375 yıl Efendimiz (sav)’in rahmete kavuşmasından bugüne geçen zamandır. Cennette her cuma perdesiz olarak Allah Teala ile görüşme vardır, ben de haftada 1 gün değil her an seninle olsam keşke diyorum. Bulunur Ebu Cehil her bir Ahmet’e sözüyle ise değinmek istediğim şey Efendimiz (sas)’in bile düşmanları vardı. Hepimize düşman birileri elbet vardır. Dünyada Ahmed’ler olduğu kadar Ebu Cehil’ler de vardır. Her akıllıya bir deli, bir cahil bulunur… Allah’a bile inanmayan varken senin sözüne inanmayan haydi haydi çok olur.

Radio mic beatz’da yaptığınız programların devamı gelecek mi?

Specialist adı altında üç seriyi tamamlamış durumdayım, devamı inşallah gelecek ama radyo programı için hazırlanmak çok zaman alıyor. Yüzlerce şarkı dinleyip içlerinde seçimler yapmak, mixlemek günlerimi alıyor. Specialist 4’ü yapmayı ben de çok istiyorum, sadece uygun zamanı kolluyorum.

Albümü yeni yaptığınızda beğeniyor, fakat bir süre sonra ‘bunu ben mi yaptım?’ diyormuşsunuz. Son albümünüzde de aynı duyguya kapıldınız mı?

Hayır, henüz bu duyguya kapılmak için biraz erken. Ancak yeni şarkılar yaptığım zaman İnziva’daki parçalarla kıyaslayabilirim… Yine de şurayı şöyle okusaymışım dediğim birkaç yer oluştu.

Hayranlarınız sizden birçok şey öğreniyorlar. Sizin MF diye bir aileniz daha var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

MF, Melankolia fanları aynı zamanda Melankolia Family (ailesi) manasına geliyor. Onlar bizlere o kadar güveniyorlar ki, bizleri seven birinin kötü olabileceği ihtimalini hiç düşünemiyorlar bile. Mesela bir konser olacak ‘Ben gelmek isterim, şu şu şehirdeyim ama kalacak yerim yok gelemem’ diyor; hop birisi ‘bizde kalabilirsin’ diyor. Hırsız mıdır uğursuz mudur düşünmüyor… Birinin o ara parası yok diye diğerleri birleşip konser bileti bile almış oluyor. Her cuma herkes birbiriyle cumalaşıyor. Biri x bir konu hakkında soru sorsa 10 kişi araştırıp cevap veriyor… Biri hastalansa herkes şifa diliyor, birinin yakını ölse herkes dua ediyor. Birbirlerinin ödevlerine bile yardım ediyorlar… Adminimiz olan biteni anlatıyor, bazen gülüyor bazen üzülüyoruz… Allah onların eksikliğini göstermesin pırıl pırıl gençler…

Sahibi olduğunuz bir şirket var. Melankolia’nın ilerideki projeleri neler?

Melankolia sanatçılarının albüm çalışmaları devam edecek inşallah. Bunun haricindeki her şey habersizce yürümeli. Çünkü sürprizler güzeldir, ama tarih verirseniz herkes o tarihi beklerken zehir gibi günler yaşar… Melankoliawear adıyla hazırladığımız tekstil ürünlerini de inşallah yakında sunacağız. Sago Pesimist Ep serisinin 5.sini hediye edecek. Onun benim ve Abluka Alarm’ın yeni klipleri de yolda, çalışmaya, üretmeye devam…

Rap dünyasının en çok şarkı yapan mc’leri sizsiniz. Bu kadar çok şarkı yapmanız müziğe olan aşkınızdan mı?

Aşk bir yana; biz her işin hakkıyla yapılmasından yanayız. Eğer müzikle uğraşıyorsan sürekli icra etmelisin. Az icra ettiysen de sorunu tembelliğinde bulmalısın… Dışarıda yemek yiyorsan siparişin eksik gelince söylenirsin, taksici selamına cevap vermezse söylenirsin, %100 doğal yazdığı halde arkasında su ve portakal konsantresi yazdığını okuyunca söylenirsin. Bu aralar işini hakkıyla yapan o kadar az insan görüyorum ki çok rahatsız oluyorum. Kazandığın parayı hak etmen gerekir. Yıllarca aynı şarkılarla konser vermen de, playback yapman da dinleyicine yaptığın bir ayıptır…

Türk Telekom Kota Sorgulama

Türk Telekom Adsl kullanıcıları için kota sorgulamasını aşağıdaki adresten yapabilirsiniz.

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve güvenlik kodunuzu girdikten sonra giriş butonuna basın.

http://adslkota.ttnet.net.tr/adslkota/login_tr.jsp

Mondros Ateşkes Antlaşması

Mondros Ateşkes Antlaşması nın İmzalanmasını Zorunlu Kılan Sebepler
 
Meclis-i Mebusan’ın 16 Ekim 1918 tarihli toplantısında açıklama yapan Kurmay Nuri Bey, “Maateessüf gördük ki bir buçuk milyon askere mukabil bütün Memalik-i Osmaniye’nin müdafaası için yalnız yetmiş iki bin tüfek var. Memleketimizin hiçbir noktasını müdafaa edecek kuvve-i kâfiye (yeterli kuvvet) yok.” “Bir avuç eşkıya ile bile memleketin istilâ edileceği hâle geldik.” der.

Ordu, savaş gücünü kaybetmişti. Ateşkes Antlaşması’nın bir an önce imzalanması ise bir zorunluluktu.

30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasında, manevî bakımdan da olsa, 8 Ocak 1918 tarihli Wilson Beyannamesi’nin, Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili 12. maddesinin de tesiri olmuştu. Bu maddeye göre, Osmanlı İmparatorluğu’nun Türkler’e meskûn kısımlarına itirazsız bir hakimiyet temin edileceği ifade edilmişti. Aynı anlamda bir beyan da 5 Ocak 1918’de İngiliz başvekili Lloyd George tarafından Avam kamarasında yapılmıştı. “Biz Türkler’i ne payitahtlarından,ne de ekseriyetle meskûn bulundukları namlı Anadolu ve Rumeli topraklarından mahrum bırakmak için harp etmiyoruz.” Bu iki açıklama birbirini doğrulamakta ve izlemekte ise de,olayların gelişmesi İtilaf Devletleri’nin Türkiye hakkında gerçek niyetlerinin farklı olduğunu göstermiştir.

Dört yıl süren ve birçok cephede devam eden savaşlar sonunda Alman ekonomisi ve sanayisi sarsılmıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa girmesi ve bitmek tükenmek bilmez silâh ve ekonomik kaynağını İtilaf Devletleri’nin emrine sunması savaşın gidişatını İtilaf Devletleri lehinde değiştirdi. İttifakın bütün ekonomik ve silâh yükünü Almanya çektiğinden, zamanla müttefiklerine yardım edemez duruma düştü. Osmanlı Devleti’nin ise,Alman silâh ve ekonomik yardımı olmadan savaşa devam etmesi imkânsızdı.

Bunlara ilâveten Filistin ve Irak cephelerindeki yenilgiler Osmanlı Devleti’ni barış istemeye mecbur bıraktı. Bu sırada İttihat ve Terakki Partisi iktidardan düşmüş, Enver, Talat ve Cemal Paşalar ülkeyi terk etmişlerdi.

Sonunda İtilaf Devletleri’nin temsilcileri ile Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda yapılan görüşmelerden sonra, Osmanlı Devleti, şartları oldukça ağır bir mütâreke imzalamak zorunda kaldı (30 Ekim 1918).

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın Metni

1.      Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nın açılması,Karadeniz’e serbestçe geçişin temini ve Çanakkale ve Karadeniz istihkâmlarının İtilaf Devletleri tarafından işgali sağlanacaktır.

2.      Osmanlı sularındaki bütün torpil tarlaları ile torpido ve kovan mevzilerinin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için yardım edilecektir.

3.      Karadeniz’deki torpiller hakkında bilgi verilecektir.

4.      İtilaf Devletleri’nin bütün esirleri ile Ermeni esirleri kayıtsız şartsız İstanbul’da teslim olunacaktır.

5.      Hudutların korunması ve iç asayişin sağlanması dışında, Osmanlı ordusu derhal terhis (salıverme) edilecektir.

6.      Osmanlı harp gemileri teslim olup, gösterilecek Osmanlı limanlarında gözaltında bulundurulacaktır.

7.      İtilaf Devletleri güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde, herhangi sevkülceyş noktasını işgal hakkını haiz olacaktır.

8.      Osmanlı demiryollarından, İtilaf Devletleri istifade edecekler ve Osmanlı ticaret gemileri müttefiklerin hizmetinde bulundurulacaktır.

9.      İtilaf Devletleri, Osmanlı tersane ve limanlarındaki vasıtalardan istifade sağlayacaktır.

10. Toros Tünelleri, İtilaf Devletleri tarafından işgal olunacaktır.

11. İran içlerinde ve Kafkasya’da bulunan Osmanlı kuvvetleri işgal ettikleri yerlerden geri çekilecektir.

12. Hükümet haberleşmesi dışında, telsiz, telgraf ve kabloların denetimi, İtilaf Devletleri’ne geçecektir.

13. Askerî, ticarî ve denizle ilgili madde ve malzemelerin tahribi önlenecektir.

14. İtilaf Devletleri kömür, mazot ve yağ maddelerini Türkiye’den temin edeceklerdir. (Bu maddelerden hiçbiri ihraç olunmayacaktır.)

15. Bütün demiryolları, İtilaf Devletleri’nin zabıtası tarafından kontrol altına alınacaktır.

16. Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak’taki kuvvetler en yakın İtilaf Devletleri’nin kumandanlarına teslim olunacaktır.

17. Trablus ve Bingazi’deki Osmanlı subayları en yakın İtalyan garnizonuna teslim olacaktır.

18. Trablus ve Bingazi’deki Osmanlı işgali altında bulunan limanlar İtalyanlar’a teslim olunacaktır.

19. Asker ve sivil Alman ve Avusturya uyruğu, bir ay zarfında Osmanlı topraklarını terk edeceklerdir.

20. Gerek askerî teçhizatın teslimine, gerek Osmanlı ordusunun terhisine ve gerekse nakil vasıtalarının İtilaf Devletleri’ne teslimine dair verilecek herhangi bir emir derhal yerine getirilecektir.

21. İtilaf Devletleri adına bir murahhas, iaşe nezaretinde çalışarak, bu devletlerin ihtiyaçlarını temin edecek ve isteyeceği her malûmat kendisine verilecektir.

22. Osmanlı harp esirleri, İtilaf Devletleri nezdinde kalacaktır.

23. Osmanlı Hükûmeti, merkezî devletlerle bütün ilişkilerini kesecektir.

24. Altı vilâyet adı verilen yerlerde bir kargaşalık olursa, bu vilâyetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkını İtilaf Devletleri haiz bulunacaklar.

Altı vilâyetten kasıt, Doğu Anadolu’da bulunan altı vilâyettir. Mütareke’de Ermenistan’a aidiyeti hakkında açıkça bir hüküm mevcut değilse de İtilaf Devletleri tarafından altı Ermeni vilâyeti olarak düşünülmektedir. Bilâhare Sevr Barış Antlaşması’nda da bu hususta hükümler mevcuttur.

Son madde, Ateşkes Antlaşmasının imza tarihi ile silâhlı çatışmanın kesildiği tarihi bildirmektedir.

Mondros Ateşkes Antlaşması,aslında Osmanlı Devleti’nin yıkılışını öngörüyordu. 7. madde, İtilaf Devletleri’ne Osmanlı İmparatorluğu’nun herhangi bir bölgesini, güvenliklerini tehdit edecek bir durum nedeni ile işgal hakkını tanıyordu. 24. madde de altı vilâyet adı verilen yerlerde kargaşalık çıktığı takdirde İtilaf Devletleri, buraları da işgal edeceklerdi. Ateşkesin İngilizce metninde, bu altı vilâyetten, altı Ermeni vilâyeti olarak bahsedilmesi, Osmanlı Devleti’nin toprakları üzerinde Ermeni Devleti kurulması hususunda İtilaf Devletleri’nin kesin kararı olduğunu gösteriyordu. Ateşkesin 5. maddesinde, hudutların korunması ve iç güvenliğin sağlanması dışında Osmanlı ordusunun terhisi öngörülmektedir. 16. ve 17. maddelerde ise, Osmanlı kuvvetlerinin İtilaf Devletleri kumandanlarına teslim olacağı belirtilmektedir. Kısaca Ateşkes Antlaşması imzalandığı anda, İtilaf Devletleri’nin işgali altında olan yerlerde bulunan Osmanlı kuvvetleri teslim olacaklar ve esir muamelesi göreceklerdir. En önemli konulardan bir tanesi 16. maddede yer alan Suriye ve Irak’taki sınırın tayinidir. Bu sınır tayini sorunu, Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasında bazı güçlüklere sebebiyet vermiştir.

Ateşkes Antlaşması’nda yer alan Osmanlı Devleti’nin ulaştırma vasıtalarını İtilaf Devletleri’nin kontrol etme hakkı ise, Osmanlı Devleti’nin hayat ve can damarlarını İtilaf Devletleri’nin elinde bulundurması, istedikleri anda Osmanlı Devleti’nin hayatına kastetmek yetkisinin İtilaf Devletleri’ne tanınması demekti.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın Sonuçları

Ali Türkgeldi’ye göre, “Dahilî ve askerî vaziyet harbe devam imkânını bırakmamış olduğundan, mütareke memlekette iyi karşılanarak hükümet için başarı olarak telâkki edildi.”

Sadrazam İzzet Paşa hatıralarında, Ateşkes Antlaşması’nın Bulgaristan, Avusturya ve Almanya ile yapılan ateşkes antlaşmalarına nazaran daha hafif olduğunu, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzasından önce Mebusan ve Ayan Meclisleri’nde okunarak oybirliğiyle kabul edildiğini açıklamaktadır.

Halbuki Mondros Ateşkes Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcudiyetine kastedilmiştir.

İsmet İnönü’ye göre, “Mütareke hakkında ilk şüpheleri gösteren Atatürk olmuştür”

Büyük Atatürk’ün o zaman ifade ettikleri üzere “Osmanlı hükümeti bu mütareke ile kendini kayıtsız şartsız düşmanlara teslim etmeğe muvafakat etmiştir. Yalnız muvafakat etmiş değil, düşmanların memleketi istilası için onlara muaveneti (yardımı) de vaad eylemiştir. Bu mütareke olduğu gibi tatbik edildiği taktirde, memleketin baştan nihayete kadar işgâl ve istilâya maruz olacağı şüphesizdir.”

Mondros Ateşkes Antlaşması ile İtilaf Devletleri, barış antlaşmasının imzalanmasını beklemeden,Türk topraklarının taksimine giriştiler. Ateşkes Antlaşması’nın 7. Maddesi, bütün bir memleketi icabında işgâl için İtilaf Devletleri’ne imkân veriyordu.

Yıldırım orduları grup komutanı Mustafa Kemal Paşa, Sadrazam İzzet Paşa’ya, Ateşkes Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasından sonra gönderdiği telgrafta mütareke şartlarının yanlış anlaşılmaya müsait olduğunu, bu durum düzeltilmedikçe ordular terhis edilecek ve galiplerin her dediğine boyun eğecek olursak, düşman ihtiraslarının önüne geçmeye imkân olmadığını bildiriyordu.

Bilhassa Suriye hududu tâbirini açıklayarak İskenderun ve Antakya’nın Türklüğünün her vesile ile hatırda tutulmasını ve bunların Suriye’den sayılmaması gerektiğini ileri sürmüştü.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın 16. maddesine göre,Suriye hududu içerisinde bulunan kuvvetlerin de İtilaf ordularına teslimi icap ediyordu. Mustafa Kemal Paşa, bütün kuvvetlerini tespit ettiği Suriye dışına, öz Türk topraklarına çekmiş bulunuyor. Böylece 16. maddeye göre,ordunun teslimi bir zaruret halini almayacak ve ilerde bu ordudan millî kurtuluş davası için fayda sağlanacaktı.

İtilaf Devletleri ateşkesin şartları dışına çıkarak 7. ve 16. maddeleri isteklerine uygun tarzda yorumlayarak, öz Türk olan, ata yurdunu da işgâle başladılar.

Mustafa Kemal Paşa, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın hükümlerinin doğurabileceği feci akıbetleri gözönüne almak ve bütün kayıtlara rağmen, düşmanların elinde oyuncak olmamak için Sadrazam İzzet Paşa’ya itiraz ve muhalefetini bildiriyor, Ateşkes Antlaşması’nın şartları dışına çıkan tatbikatı şiddetle protesto ediyordu. Mustafa Kemal Paşa, bir taraftan sadrazama memleketi saran tehlikeleri birer birer gösterirken, öte yandan da Mütareke şartlarının uygulanması konusunda emri altında bulunan ordulara gerekli bildirilerde bulunuyordu. Mustafa Kemal Paşa, Başkumandanlık Erkânıharbiye Riyasetine çektiği 6.11.1918 tarihli telgrafında İngilizler’in İskenderun’u işgallerini protesto ederek, Adana’dan Yıldırım Orduları Kıtaatı Kumandanlığından ayrılışını açıkça belirtmiştir.

İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Paşa’nın acı tenkit ve sert ikazları karşısında, kendisinden kurtulmak için Yıldırım Orduları grubu ile VII. ordu karargâhını kaldırdı ve böylece Mustafa Kemal Paşa’yı Harbiye Nezaretinin emrine aldı.

MÜTAREKE’NİN UYGULANMASI, İŞGÂLLER VE DİRENİŞ HAREKETLERİ

Mondros Mütarekesi Osmanlı Devleti’ni Avrupa’nın sömürgesi haline getirmekteydi. Buna göre Irak, Suriye, Filistin, Hicaz, Batı Trakya kaybedildiği gibi, Anadolu da tehlike altına girdi. Antlaşmanın 7. maddesi olan, asayişin tehlikeye düştüğü yerlerin işgâl edilebileceğine dair madde gereğince harekete geçen İtilaf Devletleri, barış antlaşmasını beklemeden bu maddeye dayanarak Türkiye’nin çeşitli yörelerini derhal işgâle başladılar. Osmanlı Hükümeti’nin itirazlarına karşı daima mütarekenin 7. maddesini ileri sürüyorlar, bazen buna bile gerek görmüyorlardı.

Esasen İtilaf Devletleri 7. madde ile daha önce kendi aralarında imzaladıkları Sykes-Picot ve Saint Jean de Maurienne antlaşmalarının hükümlerini uygulamaya koyulmuşlardı. Mondros Mütarekesi onlar için Osmanlı Devleti ile savaşı sona erdiren bir antlaşmaydı. Bu sebeple mütarekeden hemen sonra Sykes-Picot Antlaşması doğrultusunda uygulamalara giriştiler. Bu antlaşmanın Arap Eyaletleri, Suriye ve Irak’la ilgili hususlarında bir problem çıkmadı. Çünkü bu topraklar zaten İngilizler’in eline geçmişti. Ancak mütareke imzalandığı sırada Türk ordusunun elinde bulunan Türkiye topraklarının da işgâl edilmeye başlanması zamanla tepkilerin doğmasına yol açtı.

a) İngiliz İşgâli: Mütareke’den hemen sonra,13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul’a gelmesiyle Osmanlı Hükümeti de İngilizler’in nüfûzu altına girmiş oldu. Çanakkale istihkamları ve diğer stratejik mevkiler de İngilizler tarafından kontrol altına alındı.

Ayrıca Mütareke’den bir hafta sonra harekete geçen İngilizler, yine Mütareke’nin 7. maddesini gerekçe göstererek Musul’un boşaltılmasını istediler. Osmanlı Hükümeti bu talebe de direnmeyerek, buradaki 6. Türk ordusunu Nusaybin’e kadar çekti. Böylece İngilizler Musul ve çevresini işgâl ettiler.

Kafkasya’da da gözü olan İngilizler, Mütareke’den sonra Brest-Litovsk Antlaşması’la Türkler’in eline geçen Kars, Ardahan ve Batum’un derhal boşaltılmasını istediler. Bu üç vilayet Doksanüç Harbi sonunda imzalanan Berlin Antlaşması’yla Ruslar’a bırakılmış fakat Birinci Dünya Harbi sırasında Rusya’da Bolşevik İhtilâli’nden sonra Doğu Anadolu’daki Rus cephesinin çökmesi üzerine Türk orduları ileri harekâta geçerek bu üç vilayeti ele geçirmişlerdi. Almanya, Sovyetler Birliği ve Türkiye arasında Mart 1918’de imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması ile de bu üç vilayet Türkiye’de kalmıştı. Ancak İtilaf Devletleri savaş sonunda bu antlaşmayı geçersiz saymışlardı.

Bunun üzerine, 24 Aralık 1918’de İngilizler Batum’u işgâl ettiler. Osmanlı Hükümeti, Batum mutasarrıflığına Batum’u boşaltması emrini verdi ve işgâle karşı herhangi bir direniş göstermedi.

b) Fransız İşgâli: Fransızlar, Antep-Urfa-Maraş ve Adana çevresini işgale hazırlanıyordu. Çünkü Birinci Dünya Savaşı devam ederken İngilizler ve Fransızlar arasında imzalanan Sykes-Picot Antlaşması’na göre Suriye, Güneydoğu Anadolu ve Çukurova’dan Sivas’a kadar uzanan topraklar Fransızlar’a bırakılmıştı. Mondros Mütarekesi’nde bu konuda hiçbir hüküm bulunmamasına rağmen, Fransızlar yukarıda belirtilen Türk topraklarını işgâl etmeye başladılar. Osmanlı Hükümeti İtilaf Devletleri’nin yeniden savaşı başlatabilecekleri endişesiyle Fransızlar’ın işgâl ve talepleri karşısında fazla bir şey yapamadı. İşgâl sırasında Çukurova ve Güneydoğu Anadolu’da Fransızlar Ermeniler’i kullandılar. Fransız üniforması giymiş birçok Ermeni bu bölgede Türkler’e karşı müthiş zulümler yaptılar ve Fransızlar da bu zulme göz yumdular.

Öte yandan Fransızlar Mütareke’den hemen sonra harekete geçerek Doğu Trakya’yı da işgâl etmiş ve Rumeli demiryollarına el koymuşlardı.

a)İtalyan İşgâli: İtalyanlar Birnci Dünya Savaşı’na girerken kendilerine Oniki Ada vaat edilmiş ve ayrıca Trablusgarp üzerinde bir takım haklar tanınmıştı. Sonradan Fransa, İngiltere ve İtalya arasında imzalanan Saint Jean de Maurienne Antlaşması gereğince İtalyanlar’a Antalya, Muğla,  Burdur,  Isparta ve Konya’ya kadar olan bölgenin verilmesi kararlaştırılmıştı. Daha sonra İzmir bölgesinin de İtalyanlar’a verilmesi kabul edildi. Ancak sonradan Yunanistan’ın son dakikada savaşa girmesi ile İzmir ve çevresi Yunanlılar’a bırakıldı.

İtalyanlar yukarda bahsedilen antlaşma gereğince mahallî bir ayaklanmayı bahane ederek Nisan 1919’da Antalya’ya asker çıkardılar. Daha sonra Muğla tarafından Büyük Menderes’in güneyine kadar olan bölümü işgâl ettiler ve Konya’ya kadar da işgâllerini genişlettiler. Ancak İtalyanlar İzmir’in Yunanlılar’a verilmesinden memnun olmamışlar ve İngiltere ve Fransa’ya gücenmişlerdi. Bu sebeple İtalyan işgâli belirli bölgeleri kontrol altına almak şeklinde tezahür etti. Halka karşı kötü bir davranış içerisine girmediler ve Millî Mücadele’nin başlaması ile Türkler’e el altından destek oldular. Çünkü Batı Anadolu’nun Yunanlılar’ın eline geçmesi ile Yunanistan büyük bir devlet haline geliyordu. Büyük bir Yunanistan ise İtalya’nın en tahammül edemeyeceği bir gelişme    olduğundan, İtalyanlar siyasî olarak da Ankara Hükümeti’ni desteklediler.

b)İzmir’in İşgâli: Yunanlılar’ın İtilaf Devletleri safında Birinci Dünya Savaşı’na girmesi için İngiltere ve Fransa da baskı yapmışsa da Alman taraftarı olan Yunan kralı buna karşı çıkmıştı. Başbakan Venizelos ise İtilaf Devletleri yanında savaşa girmek taraftarıydı. Bu sebeple krala karşı ayaklanarak onu tahttan çekilmeye zorladı ve Yunanistan’ı savaşa soktu. Bunun karşılığında Yunanistan’a Batı Anadolu vaad edilmişti.

Venizelos, savaştan sonra Paris’te 18 Ocak1919’da toplanan Barış Konferansı’nda Wilson Prensipleri’ne dayanarak Batı Anadolu’nun Yunanistan’a verilmesini istedi. Amerika, İngiltere ve Fransa bu isteği 6 Mayıs’ta kabul ettiler (1919). Halbuki İzmir ve çevresindeki Avrupa kolonisi buna karşı çıktı. İtalyanlar’ın da daha önce kendilerine vaad edilen İzmir’in Yunanlılar’a verilmesine muhalefet etmesine rağmen, sonuç değişmedi.

15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkan Yunan komutan ve askerlerini İzmir Metropoliti Hrisostomos elindeki büyük haçla takdis etti ve onları Türk kanı dökmeye çağırdı.

Ancak Türk halkı Yunan işgâline sert tepki gösterdi. Hukuk-ı Beşer Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Osman Nevres Bey (Hasan Tahsin) Yunan sancaktarını yere serdi. Ferdî olmakla beraber benzerî müdahaleler devam etti. Bu tek tek direnişler karşısında şaşkına dönen Yunan kuvvetleri, İzmir’de asker, sivil, kadın, çocuk demeden katliama giriştiler. Sadece işgâlin ilk günü şehit edilen Türkler’in sayısı 2000’i geçiyordu. Yunan ordusu İzmir’den sonra Anadolu içerisinde ilerleyerek kan dökmeyi sürdürdü ve tam bir vahşet sergilemeye, buradaki Türk varlığını yok etmeye giriştiler.

c)İstanbul’un İşgâli: Mebusan Meclisi’nin aldığı Misak-ı Millî denilen kararlar İngilizler’i rahatsız ettiğinden Ali Rıza Paşa Hükümeti’ne baskı yapmaya başladılar. Bu baskılara dayanamayan hükümet 3 Mart 1920’de istifa etti. İngilizler Damat Ferit Paşa’nın hükümeti kurmasını bekliyorlardı. Fakat padişah hükümeti kurma görevini eski Bahriye Nazırı Salih Paşa’ya verdi. 7 Mart 1920’de kurulan hükümette Fevzi (Çakmak) Paşa da Harbiye Nazırı oldu.

Ancak yeni kurulan hükümet de İngilizler’in istediği gibi çıkmadı ve onların isteklerine boyun eğmedi.

Bunun üzerine İngilizler, yine Mütareke’nin 7. maddesine dayanarak, İstanbul’u fiilen işgâl altına almaya karar verdiler. İşgâl 16 Mart 1920 sabahı yağma ve soygunla başladı ve hem de Şehzadebaşı’nda bulunan bir Türk karakolu basılarak burada uyuyan silâhsız 15 er şehit edildi.

Vatansever ve fedakâr bazı telgraf memurları gelişmelerden Mustafa Kemal Paşa’yı haberdar ettiler.

Millî mücadele taraftarı olarak bilinen mebuslar ile bir kısım aydınlar ve özellikle Türk Ocağı üyeleri tutuklanarak Malta’ya sürgün edildi. Bazı mebuslar ve aydınlar kaçarak Ankara’ya gittiler.

Mustafa Kemal Paşa, Heyet-i Temsiliye adına İtilaf Devletleri temsilcilerine ve Avrupa başkentlerine çektiği telgraflarla İstanbul’un işgâlini protesto etti.

Ayrıca Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’nun İstanbul ile irtibatının kesilmesini emrederek, her türlü yazışmayı ve toplanan vergilerin İstanbul’a gönderilmesini yasakladı.

Lozan Barış Antlaşması

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI ÖNCESİ SON DURUM

1. Dünya Savaşı sonrası, zaferi kazanan taraf olan İtilaf Devletleri, kaybeden taraf olan Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Osmanlı Devleti’ne ağır koşullar içeren antlaşmalar imzalatmışlardı. Sevr Antlaşması da bunlardan biriydi. Ama Sevr Antlaşması Kurtuluş Savaşı’nın başlamasıyla uygulanamadı. Daha sonra Türk milletinin azmi ve cesaretiyle kazanılan Kurtuluş Savaşı, Mudanya Ateşkes Antlaşması ile sona erdi.

Bunun arkasından Sevr Antlaşması’nın yerini alacak bir barış antlaşması gerekliydi. Böylece İtilaf Devletleri 28 Ekim 1922’de Büyük Millet Meclisi’ni Lozan’da düzenlenecek olan barış konferansına davet ettiler. Ayrıca Büyük Millet Meclisi’nin yanısıra İstanbul Hükümeti’ni de çağırdılar.

İtilaf Devletleri’nin amacı, iki hükümet arasında çıkacak karışıklıktan faydalanarak isteklerini daha kolay kabul ettirmekti. Bunun üzerine Büyük Millet Meclisi saltanatı kaldırarak, İstanbul Hükümeti’nin görevine son verdi (1Kasım 1922).

LOZAN TOPLANTISI’NIN SEBEPLERİ VE KATILANLAR

Daha sonra taraflar 20 Kasım 1922’de toplandı. Konferansa Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti katılacaktı. Boğazlar sorununda Sovyet Rusya, Ege Denizi’ne çıkabilme konusunda Bulgaristan Devleti konferansa dahil olacaktı. Ayrıca A.B.D. de gözlemci devlet olarak konferansta yer alacaktı. Konferansın ana konuları sınırlar, boğazlar, kapitulasyonlar, azınlıklar ve Osmanlı’nın borçları olacaktı. Yani 1. Dünya Savaşı’nı resmen bitirecek kararlar verilecekti ve bunun yanında Türkiye- Yunanistan arası sorunlar görüşülecekti.

Bu sebepler antlaşmanın aslında katılacak temsilcilerle birlikte şöyle belirtilmiştir :

Bir yandan, İngiliz İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Sırp – Hırvat – Sloven Devleti ve Diğer taraftan Türkiye, 1914 yılından beri Doğu’nun huzurunu bozan savaş durumuna kesin bir son vermek için aynı istekle duygulu olarak, uluslarının ortaklaşa refah ve mutluluğu için gerekli olan dostluk ve ticaret ilişkilerini aralarında yeniden kurmak özlemi içinde ve bu ilişkilerin, Devletlerin bağımsızlığına ve egemenliğine saygı temeline dayanması gerektiğini düşünerek bu amaçla bir antlaşma yapmayı kararlaştırmışlar  ve tamyetkili temsilcilerini aşağıda belirtildiği üzere atamışlardır:

Majeste Büyük-Britanya ve İrlanda Birleşik-Krallık Denizler Ötesi İngiliz Ülkeleri Kralı, Hindistan İmparatoru, çok sayın Sir Horace George Montagu RUMBOLD, Baronet, G.C.M.G., İstanbul’da Yüksek-Komiser;
Fransa Cumhurbaşkanı, Korgeneral sayın Maurice PELLE, Cumhuriyet’in Doğu’da Yüksek-Komiseri, Legion d’Honneur Ulusal Nişanın Grand Officier rütbesi;    Majeste İtalya Kralı, Sayın Marki Camile GARRONI, Krallık Senatörü,İstanbul’da Yüksek-Komiser, Saints Maurice et Lazare Nişanlarıyla Couronne d’Italie Nişanının Grand-Croix rütbesi;

M.Jules Cesar MONTAGNA, Atina’da Olağanüstü Temsilci ve Tamyetkili Ortaelçi, Saints Maurice et Lazare Nisanlarinin Commandeur rütbesi, Couronne d’Italie Nişanının Grand Officier rütbesi;

Majeste Japonya İmparatoru, M.Kentaro OTCHIAI, Jusammi, Soleil Levant Nişanının Birinci Sınıf rütbesi, Roma’da Olağanüstü ve Tamyetkili Büyükelçi;

Majeste Yunanlılar Kralı, M.Eleftherios K. VENISELOS, eski başbakan, Sauveur Nişanının  Grand-Croix rütbesi;

M.Dimètre CACLAMANOS, Londra’da Tamyetkili Temsilci, Sauveur Nişanının Commandeur rütbesi;

Majeste Romanya Kralı, M.Constantin I.DIAMANDY, Tamyetkili Ortaelçi;

M.Constantin CONTZESCO, Tamyetkili Ortaelçi;

Majeste Sırplar, Hırvatlar Ve Slovenler Kralı, M.Dr.Miloutine YOVANOVITCH, Bern’de Olağanüstü Temsilci Tamyetkili Ortaelçi;

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti:

İsmet Paşa, Dışişleri Bakanı, Edirne Milletvekili;
Dr.Rıza NUR Bey, Sağlık İşleri ve Sosyal Yardım Bakanı, Sinop Milletvekili;
Hasan Bey, eski bakan, Trabzon Milletvekili.

TOPLANTILARIN İLK BÖLÜMÜ

Toplantıların ilk bölümü büyük görüş ayrılıkları ile geçti. Buna rağmen bazı konularda uzlaşıldı, bunlardan en önemlileri antlaşmaya geçtikleri şekliyle ve antlaşma madde numaraları ile aşağıdadır:

MADDE 2

Karadeniz’den Ege Denizi’ne kadar Türkiye’nin sınırları aşağıdaki gibi saptanmıştır:

1. Bulgaristan ile Rezvasya’nın denize döküldüğü yerden Türkiye, Bulgaristan ve Yunanistan sınırlarının birleştikleri noktada, Meriç’e kadar Bulgaristan’ın Güney sınırı, şimdiki durumuyla saptanmış olduğu gibi.

2. Yunanistan ile buradan, Arda ve Meriç’in birleştikleri yere kadar Meriç’in akım yolu, buradan Arda kaynağına doğru (vers l’amont de l’Arda) bu nehir üzerinde ve Çörekköy’ün hemen yakınında olmak üzere arazi üzerinde saptanacak bir noktaya kadar Arda’nın akım yolu, buradan güneydoğu doğrultusunda, Bosnaköy’ün, nehrin denize döküldüğü yönde 1 kilometre uzaklığında bulunan bir noktaya kadar, Bosnaköy’ü Türkiye’de bırakan, belli olacak ölçüde düz bir çizgi. Çörekköy, 5 nci maddede belirtilen Komisyonca, nüfusunun (halkının) çoğunluğunun Türk  yada Rum olarak kabul edileceğine göre Türkiye’ye yada Yunanistan’a verilecektir; 1 Ekim 1922’ den sonra bu köye göç etmiş olanlar hesaba katılmayacaklardır. Buradan Ege Denizi’ne kadar Meriç’in akım yolu.

MADDE 3

Akdeniz’den İran sınırına kadar, Türkiye’nin sınırı aşağıdaki gibi saptanmıştır:

 1. Suriye ile 20 Ekim 1921 tarihli Türk-Fransız Antlaşmasının 8 nci maddesiyle saptanmış olan sınır.

(3. Madde’nin aşağıdaki ikinci bölümüne ilk görüşmelerde karar verilmemişti, zaten ikinci görüşmelerde de aşağıda görüleceği gibi burası hakkında nihai bir hüküm çıkmamış, İngiltere ile Türkiye‘ nin bu problemi ancak 1926’ da iki ülke arasında yapılan yeni bir antlaşma ile çözüme kavuşturulmuştur.)

 2. Irak ile Türkiye ile Irak arasındaki sınır, işbu Antlaşmanın yürürlüğe girişinden başlayarak dokuz aylık bir müddet içinde Türkiye ile İngiltere arasında dostça bir çözüm yoluyla saptanacaktır. Öngörülen müddet içinde iki Hükümet arasında bir anlaşmaya varılamazsa, anlaşmazlık Milletler Cemiyeti Meclisine götürülecektir.
 Sınır çizgisi konusunda alınacak kararı beklerken, Türk ve İngiliz Hükümetleri, kesin geleceği [kaderi] bu karara bağlı olan toprakların şimdiki durumunda herhangi bir değişiklik yapacak nitelikte hiç bir askeri veya başka bir harekette bulunmamayı karşılıklı olarak yükümlenirler.

MADDE 12

İmroz (Imbros) adası ile Bozcaada (Tenedos) ve Tavşan adaları (Iles aux Lapins) dışında, Doğu Akdeniz adaları ve özellikle Limmi (Lemnos), Semadirek  (Semendirek, Samothrace), Midilli (MitylYne), Sakız (Chio), Sisam (Samos) ve Nikarya (Nicaria) adaları üzerinde Yunan egemenliği konusunda 17/30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşmasının 5nci ve 1/14 Kasım 1913 tarihli Atina Antlaşmasının 15nci Maddeleri hükümleri uyarınca alınan ve 13 Şubat 1914 tarihinde Yunan Hükümetine bildirilen karar, bu Antlaşmanın İtalya’nın egemenliği altına konulan ve 15nci Maddede belirtilen adalara ilişkin hükümleri saklı kalmak üzere doğrulanmıştır. İşbu Antlaşmada aykırı bir hüküm bulunmadıkça, Asya kıyısından 3 milden az bir uzaklıkta bulunan adalar, Türk egemenliği altında kalacaktır.

MADDE 13

Barışın sürekli olmasını sağlamak amacıyla, Yunan Hükümeti, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya adalarında, aşağıdaki tedbirlere uymayı yükümlenir:
 1. Bu adalarda hiç bir deniz üssü kurulmayacak, hiç bir istihkam yapılmayacaktır.
 2. Yunan askeri uçaklarının Anadolu kıyısı toprakları üstünde uçmaları yasak olacaktır. Buna karşılık, Türk Hükümeti de askeri uçaklarının bu adalar üstünde  uçmalarını yasaklayacaktır.
 3. Bu adalarda, Yunan askeri kuvvetleri, askerlik hizmetine çağrılmış ve bulundukları yerde eğitilebilecek normal asker sayısında çok olmayacağı gibi jandarma ve polis kuvvetleri de bütün Yunan ülkesindeki jandarma ve polis kuvvetlerine orantılı bir sayıda kalacaktır.

MADDE 15

 Türkiye, aşağıda sayılan adalar üzerindeki bütün haklarından ve sıfatlarından İtalya yararına vazgeçer.

Bugünkü durumda İtalya’nın işgali altında bulunan Stampalia (Astropolia), Rodos (Rhodes, Rhodos), Kalki (Calki, Khalki), Skarpanto (Scarpanto), Kazos (Casos, Casso), Piskopis (Piscopis, Tilos), Miziroz (Misiros, Nisyros), Kalimnos (Calimnos, Kalymnos), Leros, Patmos, Lipsos (Lipso), Simi (Symi) ve İstanköy (Cos, Kos), adaları ile bunlara bağlı adacıklar ve Meis (Castellorizo) adası

MADDE 23

Bağıtlı Yüksek Taraflar, Boğazlar rejimine ilişkin bugünkü tarihle  yapılmış olan Sözleşmede öngörüldüğü üzere Çanakkale Boğazı’nda, Marmara Denizi’nde ve Karadeniz Boğazı’nda, denizden ve havadan, barış zamanında olduğu gibi savaş zamanında da, geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) serbestliği ilkesini kabul ve ilan etmekte görüş birliğine varmışlardır. [Boğazlar rejimine ilişkin olarak bugünkü tarihle yapılmış] bu Sözleşme, Yüksek Taraflar bakımından, sanki bu antlaşmanın içindeymiş gibi, aynı güç ve değerde olacaktır.

(Yukarıda adı geçen Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nde boğazlardan geçiş üç ayrı döneme ayrılıyordu. Bunlar Barış dönemi, Türkiye’nin tarafsız olduğu savaş dönemi ve Türkiye’nin taraf olduğu savaş dönemi. Sözleşmede dönemlere göre kurallar ve bu kuralların geçerliliğini sağlayan milletlerarası bir kuruluş yer alıyordu.Boğazların iki yakasının askersizleştirilmesi ve milletlerarası bir denetim kurulunun varlığı gibi kararlar 1936’ da imzalanan Montrö (Montreux) Sözleşmesi ile Türkiye lehine değiştirildi.)

MADDE 142

Yunan ve Türk halklarinin mübadelesine iliskin olarak, Yunanistan ile Türkiye arasında 30 Ocak 1923 de yapilmis olan özel Sözlesme, söz konusu iki Yüksek Taraf arasında, işbu Antlaşmanın içindeymiş gibi, ayni güç ve degerde olacaktir.

(Bu madde 30 Ocak 1923’te imza edilmiş olan Lozan Ahali Mübadelesi Sözleşmesi’nin diğer adıyla Türk Ve Rum Ahalinin Mübadelesine Dair Mukavelename Ve Protokol’ un Lozan Barış Antlaşması’ nda aynen kabul edildiği anlamına gelir. Bu Ahali Mübadelesi’ nde İstanbuldaki Rumlar ve Bükreş Antlaşmasının öngördüğü sınırların batısında kalan Türkler dışındaki Rumlar ve Türkler karşılıklı olarak değiştirileceklerdi.)

 Bu ilk görüşmeler İtilaf Devletleri’nin Sevr Antlaşmasını baz alacak şekilde bir antlaşma hazırlama çabaları sonunda oluşan tartışmalarından dolayı kesildi (4 Şubat 1923). Bunun üzerine Büyük Millet Meclisi’nin yetkili heyeti Ankara’ya döndü ve çıkabilecek olası bir savaşa karşı hazırlanıldı.

TOPLANTILARIN İKİNCİ BÖLÜMÜ

Daha sonra İtilaf Devletleri’nin isteği üzerine görüşmelere tekrar başlandı (23 Nisan 1923). Bu ikinci görüşmelerde Türk Heyeti kapitulasyonların kaldırılmasında ısrar etti. Karşı tarafta bunu kabul etti.

MADDE 28

Bağıtlı Yüksek Taraflar, her biri kendi yönünden, Türkiye’de kapitulasyonların her bakımdan kaldırıldığını kabul ettiklerini bildirirler.

İkinci görüşmelerde kapitulasyonlardan başka azınlıkların hakları hakkında görüşüldü ve daha sonra aşağıdaki madde ortaya çıktı.

MADDE 38

Türk Hükümeti, Türkiye’de oturan herkesin, doğum, bir ulusal topluluktan olma [milliyet, nationality], dil, soy yada din ayirimi yapmaksizin, hayatlarini ve özgürlüklerini korumayi tam ve eksiksiz olarak sağlamayi yükümlenir. Türkiye’de oturan herkes, her inancin, dinin veya mezhebin, kamu düzeni ve ahlak kurallariyla çatışmayan gereklerini, ister açıkta isterse özel olarak, serbestçe yerine getirme hakkına sahip olacaktır.Müslüman-olmayan azınlıklar, bütün Türk uyruklarına uygulanan ve Türk Hükümetince, ulusal savunma amacıyla veya kamu düzeninin korunmasi için, ülkenin tümü yada bir parçası üzerinde alınabilecek tedbirler saklı kalmak şartıyla, dolaşım ve göç etme özgürlüklerinden tam olarak yararlanacaklardır.

Türk Heyet Yunanistan’dan yol açtığı zarar karşılığı tazminat istedi. Yunanistan tazminat veremeyecek durumda olduğunu ileri sürerek tazminat yerine Karaağaç’ı verdi.
Musul sorunu ve Osmanlı borçları konusunda anlaşmaya varılamadığından bu maddeler daha sonra görüşülmek üzere antlaşmanın dışında tutuldular.

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI’NIN KABULÜ VE ÖNEMİ

Lozan Barış Antlaşması bu haliyle 24 Temmuz 1923’te imza edildi.
 Meclis 3 Ağustos 1923’ te 341, 342, 343, 344 sayılı 4 yasayla Lozan Barış Antlaşması ve eklerini onayladı. Antlaşma 6 Haziran 1924’ te yürürlüğe girdi.

Lozan Barış Antlaşması Atatürk’ün de söylediği gibi Osmanlı tarihi için çok önemli bir başarıdır. Osmanlı’nın savaş meydanında kazandığını tartışma masasında kaybetme geleneğinin tam tersine, misal bir politik ve siyasal başarıdır. İsmet İnönü başta olmak üzere Türk Heyet’in vazgeçmez tutumu sayesinde kazanılmış bir masabaşı zaferidir. Ayrıca Lozan Barış Antlaşması 1. Dünya Savaşı’nı bitiren antlaşmalar arasında tek onurlu belgedir. Bu onur Türk milletinin Kurtuluş Savaşı’nda kazandığı zaferin bir eseridir. Bu antlaşmayla dünyanın en önemli jeopolitik noktalarından biri olan Türkiye toprakları güvenceye ve barış ortamına alınmıştır. Böylece Kurtuluş Savaşı’nda ter ve kan döken her Türk, dünya barışına da hizmet etmişlerdir.

« Daha eski yazılar